Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Geri

ASHAB-I KEHF (MAĞARA ARKADAŞLARI) Bu yazıyı arkadaşıma yolla
ASHAB-I KEHF

Kur’an da Kehf suresinde de geçen, mağara arkadaşları veya mağarada uyuyanlar olarak bilinen bir grup mümin genç hakkında kullanılan bir tabir. Bu surede anlatılan ve sureye adını veren bu olay, Allah inancına sırt çevirip putperestliğe saplanan kavimlerini terkederek şehirden ayrılan ve bir mağaraya sığınan hâlleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan genç müminlerin hikâyesidir. Ashâbu'l-Kehf diye bilinen bu insanlar, içinde yaşadıkları toplumun inançlarını reddedip Allah'ın emir ve yasaklarından yana olduklarını belirttiklerinden, Roma askerî valisi tarafından takibata uğratılmış ve inançlarından dolayı cezalandırılmak istenmişlerdi. Böyle bir cezaya çarptırılmak istemeyen bu müminler şehirlerini gizlice terk ederek şehrin yakınlarında bulunan bir mağaraya girip saklanmışlardır. Tarih ve tefsir kitaplarında yaygın olan rivayete göre bu olay, Anadolu'nun Roma hâkimiyeti altında bulunduğu milâdî üçüncü asrın ikinci yarısına Tarsus civarında meydana gelmiştir. Bölge valisi olan Decius (Dakyanus) bu gençleri çağırarak, inançlarından vazgeçmelerini istemiş, aksi takdirde onları öldüreceğini söylemişti. Bu mümin gençler inançlarının doğru, insanın kendi yaptığı cansız bir puta saygı göstermesinin ise yanlış ve batıl bir inanç olduğunu söyleyerek, dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyip şehirden uzaklaşmışlardı. Mümin gençler şehir dışında peşlerine takılan bir köpekle (rivayetlerdeki adı Kıtmir) birlikte, civardaki bir dağın eteğinde bulunan mağaraya saklandılar. Kur'anî ifadeyle: “Onlar mağaralarında dokuz fazlasıyla üç yüz yıl kaldılar.” (Kehf/25). Burada üçyüzdokuz yıl müddetle uykuya dalan bu gençler, Allah'ın lûtfu ve mûcizesiyle bu müddet içinde vücutları çürümesin diye sağa sola çevrilip yaşatılmışlardır. Bu müddetin sonunda bir gün ikindi vakti sıralarında uyanıverdiler. Uyandıklarında kendilerini sanki bir gün kadar uyumuş hissettiler. Onların şehirden çıkıp gitmelerinden sonra olay unutulmuş ve üzerinden birçok hâdiseler gelip geçmişti. Uyandıklarında kendilerini aç hisseden bu gençler aralarından bir arkadaşlarını yiyecek alması için ellerindeki para ile şehre gönderirler. Yemliha adındaki bu genç, şehre yaklaştıkça şaşırır. Yollar ve şehrin etrafı bir hayli değişmiştir. O dönemlerde Hristiyanlara büyük eziyetler çektiren Decius (Dakyanus) devri üzerinden çok zaman geçmiştir. Şehre gelen Yemliha ekmek almak isterken, elindeki parayı gören fırıncı bu gencin elbiselerinden şüphelenir ve elindeki paraya bakıp define bulduğunu zannederek onu ilgililere şikâyet eder. Üçyüz küsür yıl öncesinin parasıyla gayet tabii bir şekilde alış-veriş yapmak isteyen bu adamın hâli tuhaf görülünce, hükümdarın huzuruna götürülür. O dönemde büyük bir ihtimalle (rivayetlerin kuvvetine göre) Theodaius hüküm sürmekteydi. Yemliha kendi bildiklerine göre bir gün önce başlarına gelen olayı anlatır. Fakat o dönemde putperestliğin yerini Hristiyanlık almış, öldükten sonraki dirilmeye iman eden bir toplum ortaya çıkmıştı. Yemliha'nın anlattıkları, kendilerine enteresan gelen şehir halkı, hükümdarlarıyla birlikte mağaranın bulunduğu yere, diğer gençlerin yanına giderler. Mağaraya vardıklarında Yemliha ve arkadaşları yanlarındaki köpekle birlikte birden ortadan kaybolurlar. Mağaranın kapısı önünde bir mabed yaptıran hükümdar bu mağarayı kutsal bir yer olarak ilan eder. Bu olay üzerine ahiret inancı gittikçe kuvvet kazanır. Birçok insan kıyamete, öldükten sonra dirilmeye iman etmeğe başlamıştır.

Bunların kesin olarak kaç kişi oldukları hususu ihtilaflıdır. Kaynaklarda 7 kişi olarak bunların isimlerinin şöyle yazıldığını görüyoruz:
Yemliha, Mekselina, Meslina, Mernuş, Debernuş, Sazenuş ve Kefetatayyuş. Köpeklerinin de Kıtmir adını taşıdığı ifade edilir.
Olayın Tarsus civarında meydana geldiği rivayet edilir. Tabi ki değişik yerlerde geçtiği rivayetleri de mevcuttur. Aslolan bu olayın nerede meydana geldiği önemli değildir. Önemli olan bu Kur'anî kıssanın ahiret inancını kuvvetlendirmesi ve insanları buna davetidir.

Bugün ki ilim ile bunu artık kabullenmemek elde değildir. Yakın tarihe kadar, insanın hiç şekilde aç veya susuz bu kadar uzun sure yaşamasının mümkün olmadığı görüşüydü. Oysa bugünkü tıp öyle ileri düzeye geldi ki, Narkoz ile insanlar uyutulup günlerce komada bekletildikten sonra uyandırılıyor. Ha, burada denilebilir ki, bugünkü tıp bunu insana gıda mahiyetinde serum vererek yaşamasını sağlıyor. Halbuki şu düşünülebilir ki, insan narkoz vererek uyutuluyorsa ve yaşamı için gıdaya ihtiyacı varsa bunu serumla telafi edebileceğini düşünüyorlar da, Ashab-ı Kehf’i üçyüz küsur sene uyutan Allah cc mı düşünmeyecek? Elbet onları kendi kudretiyle besledi, vücutlarını sağa sola çevirerek zinde kalmasını sağladı. Artı, bilemiyorum o mağaraya gideniz var mı, yani Tarsu’sa? Ben gittim ve mağaranın içine kadar girdim. Öyle mucizevi bir şey ki, yattıkları yere direkt güneş ışığı bakıyor ve güneş ışığın da insan vücudu için çok değerli mineralleri taşıyor. Yattıkları yere tavan mesafesi yaklaşık 4 metre civarında. Odayı hafif loş şekilde ışık sarıyor.

Ashab-ı Kehf, Kuran'da Kehf Suresi'nde bildirilen, iman eden bir grup gençtir. Kehf Ehli'nin mağaraya sığınmalarının nedeni dönemin baskıcı sisteminin oluşturduğu ortamdır. Kendi fikirlerini rahatça söyleyemeyen, doğruları anlatamayan, din ahlakını gerektiği gibi tebliğ etmeleri engellenen Kehf Ehli, çözümü bu toplumdan uzaklaşmakta bulmuştur. Kehf Suresi, Peygamberimiz (sav)'in ve pek çok İslam aliminin pek çok yönüyle dikkat çektiği bir suredir. Kehf ve Rakim Ehli'nden kıssaların aktarıldığı Kehf Suresi'nde, ahir zamana (hadislerde haber verilen, kıyametten önce yaşanacak olan dönem) işaret eden birçok ifade bulunmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini Bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: "Rabbimiz, Katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl). (Kehf Suresi, 9-10)

Bu ayette, ahir zamanda gençlerin büyük sorumluluklar yükleneceklerine, sapkın felsefelerle fikri bir mücadele yürütülmesinde, din ahlakının anlatılmasında ve insanlara yönelik zulmün kaldırılmasında gençlerin önemli görevler üstleneceklerine işaret ediliyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Hasılı kelam, Kur’an bahsedilen her kıssa da olduğu gibi bunda da ibret vardır. Elbet net olarak şudur veya budur diyemeyiz. Yani, sayıları, şekilleri, yeri, meydana geliş şekli v.s. net olarak Allahın ilmindedir. Mühim olan olay, Allah’ın kuvveti ve bir şeyi istemesi halinde Ona hiçbir şeyin zor gelmemesidir. Bir zamanlar bu konu tartışılmıştı bir sohbet esnasında ve benzer soru yöneltildi: Nasıl yemeden, içmeden uyuyarak canlı kalabildiler? Tabi ki o zaman, Ayet ve hadislerle farklı cevap vermeye gayret ettik. Ancak bir şeyi de ilave ettik:

Zamandan mekândan münezzeh olan Allah, sadece kendi varlığı var iken, henüz hiçbir şey YOK iken, ne yer ne gök, ne uzay, kâinat hiçbir şey yok iken. Tabiri caizse yok bile yok iken. Allah cc bir şeyi diledi: “Bir âlem yaratacağım”. O da kâinattı. İçinde dünya dahil olmak üzere, galaksiler, ucu bucağı belli olmayan uzay boşluğu, boşluk içindeki dehştengiz gücü olan başka boşluklar (karadelikler), zerreden küreye, insan denilen muzicevi varlık dahil her şey. Yokken ortaya çıkması mı (yaratılması) daha zor, yoksa ortada malzemesi (insan, mağara, güneş v.s.) olan bir şeyi değil üçyüz sene üçbin sene uyutarak yaşatmak mı? Allah için zor olan hiç mi hiçbir şey yoktur. Her şey ona o kadar basittir ki; ister, bize göre istediğimiz kadar zor olan, hayallerimize dahi sığdırmakta güçlükte olabilecek muhtemel büyüklükteki şeyler olsun, isterse en basit sivrisinek kanadını, bir pirenin beynini, miniminnacık midesini, midesini bölümlerini yaratmak olsun, onun için bir hiç mesabesindedir. Bu hiçbir şekilde fark etmez. Mühim olan mesele, kulun bunu idrak edip, teslimiyetidir. İnsan her zaman aklının alamayacağı şeyleri anlamakta, kavramakta zorluk çekmiştir. Ancak bu da imanın bir göstergesidir. Dini bütün, inancı sağlam insanlarda bu pek önemli bir şey değildir. Yani iman etmekle yaratanın gücünü de kabullenmiş oluyor. Elbet imanın da dereceleri vardır. Diyeceksiniz ki “Tabi ki ben de iman ediyorum ama anlamakta zorluk çekiyorum.” Katılıyorum. Fakat bir şeyi göz ardı etmeyelim. İman etmek ayrı şeydir. Sahip olduğumuz imanı muhafaza etmek, onu güçlendirmek apayrı şeydir. Sayın ki bir hobiniz olsun, bu da okumak, araştırmak, bilginiz geliştirmek v.s. olsun. Göreceksiniz ki aklın kabullenemediği şeyler nasılda bir bir basitleşecek gözünüzde.

Kalbi sevgilerimle efendim.

SİYAMİ KAZAN
İSTANBUL
banucihan@gmail.com

Şikayet et

Tarih: 04.12.2006 23:35 - Okuma Sayısı: 6573 - Yazının Puanı: 0 - Yazar: Bu yazıyı arkadaşıma yolla


Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim